542 nolu Hadis’in
İzahı:
Ebu Hureyre Hadîsini Buhari
«Namaz» «Tefsir», «Ehâdîsü'l - Enbiyâ» ve «Sıfat-ı Iblîs- bahislerinde; Nesâi
dahî «Tefsir» bahsinde tahrîc etmişlerdir.
İfrit: Habîs ve Münker
demekdir. Zeccâc'ın beyânına göre ise ifrit bir işe mubâlegah sûretde nüfuz
eden ve onda pislik ve belâ husule getiren ma'nâsınadır.
Bir münâsebetle daha
önce arz ettiğimiz vecihle Cin: Bir nevî mahlukâtdır. Ulemâ mevcudatı şöyle
taksim ederler: Mümkinâtdan olan bir mevcûd kâinat boşluğundan yer tutmaz, yer
işgal edenlerede sıfat olmazsa ona rûh denilir. Ruhlar süflî ve ulvî olmak
üzere iki kısma ayrılırlar. Süfli kısım dahî hayırlı, hayırsız olmak üzere iki
kısım olur. İşte süflî ervâhın hayırlı olanlarına cinlerin sulehâsı; kötü
olanlarına şeytanlar denilmişdir. Ulvî ruhları dahî cisimlere taalluk etmeleri
ve etmemeleri noktayı nazarından taksimata ta'bî tutarlar. Mevzûumuzun onlarla
alâkası bulunmadığı için sözü yalnız cinlere münhasır bırakacağız. Cin
kelimesinin esâsında örtünmek, gizlenmek ma'nâları vardır. Hattâ ana karnındaki
çocuğa cenîn denilmesi dışarıdan bakıldığı zaman görülmediği içindir. Cinler de
ekseriyetle görülmedikleri için kendilerine bu isim verilmişdir. Abdürrezzâk'ın
rivayetinde Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'e gelen ifritin kedi suretinde
göründüğü bildirilmiştir.
Cinler hakkında Buhari
Mütercimi Ahmed Naîm şunları söylemişdir:
«Bu münâsebetle şunu arz
etmek îcab ederki Allah'ın hayat sahibi mahlûkâtı yalnız maddî âlemdeki insan
ile —Nevilerini saymakla bitiremediğimiz—» hayvanlardan ibaret değildir:
«Rabbının ordularını
kendisinden başka kimse bilmez.» [ Muddessir 31 ] mantıkınca Allah'ın
ordularını, mahlûkâtın nevilerini ve cinslerini ancak Allah bilir. Onlardan
akıl sahibi olarak Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in haber vermesi
ile bilebildiğimiz iki takım vardırki onlar da meleklerle cinlerdir. Meleklerin
hepsi ulvî ve mukaddes ruhlar olup emri ilâhîye itaatten zerre kadar sapmazlar.
Durakları ulvî semâlar olduğu hâlde bir takımları Allah'ın emri ile meskenimiz
olan yere kadar iner ve yine çıkarlar.
Cin denilen mahlûkat
taifesi ise bizimle beraber yeryüzünde yaşarlar. Bunların da insan gibi
mü'mini, kâfiri vardır. Kâfirlerine şeytan ismi verilir. Meleklerin de,
cinlerinde varlıkları Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) 'in haber
vermesi ile ve Kur'ân'ın Nassı ile malûm olduğundan «Bu türlü mahlûkaat
yokdur.» demek Nebi'yi inkâra varır ve küfürdür. «Sahih müsbet ilimlerin
bunlardan haberi yokdur. Biz nasıl tasdik edelim?» diyenlere cevâbımız pek
basîtdir: Müsbet ilimlerin bilmediği daha neler var! Müsbet ilimlerin gayesinin
kemâli hakikatleri aragtırmakdır. Bildikleri, bilmediklerine nisbetle pek
küçükdür. Müsbet ilim her şeyi bilirim dediği gün yöneldiği gayeden ayrılmış;
ilimden çıkarak cehalete dönüşmüş olur. İlmin kemâli, pek az bildiğini ikrar,
cehaletini itiraf eylemektedir.
«İlm-ü Fennin müsbet
olarak kabul ettiklerini kabul, onların sükût ettiği şeyler hakkında hüküm
vermekde tevakkuf ederim.» diyerek âlim tavrı takınanlar da ötekilerden daha
bahtiyar sayılamazlar. Acaba fennin susmuş olduğu şeylere inanmak onun
söylediklerine itikadı ihlâl'mi ediyorki tasdik hükmünü vermekden çekiniyorlar
Bu sükût, tasdik etmemek demek olunca hakîkatta Resulullah (Sallallahu Aleyhi
ve Sellem)'i tekzip için ihtiyar edilmiş olur. Bu, hakkı kabul etmemek için
sahayı nazarı değiştirmekden başka bir şey değildir. Fennin hükmüne, kabul ve
inkâr etmediği husûsda uymak, hakkı araştırmak aşkından ileri geliyorsa —hakdan
yüz çevirmek istemiyene göre — akıl ve naklin kaahir te'yîdâtı İle müberhen
olan Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in nübüvvetine müstenid sahîh
haberlerin asîmi araştırmamak neden? Herhalde hakla araştırmaya âşık olan kimse
bu sahaya da biraz yüzünü çevirip aramaya çalışsa doğru yolu bulur.
Telekinezi,
metapsişiklerin ıstılâhınca cazibe, hararet, elektrik gibi malûm olan tabiat
kuvvetlerinin tesiri altında olmıyarak bir cismin kendi kendine harekete
gelmesine deniyor. Medyum denilen ve beş duygunun hâricinde bir his alma
hâssası gösteren kimselerin huzuru ile yapılan tecrübeler esnasında
sandalyaların ve oda içindeki diğer ağır eşyanın insan eli dokunmaksızın
yerlerinden oynaması, cazibe kânununu istihfaf ile havaya kalkıp dolaşması ve
bu harikulade hareketlerin, hâzır olanların arzularına tabî olması,
zevil'ukûl'den görülmeyen bir şahsın varlığını pek âlâ hissettiriyor.
Bununla beraber biz
cinnin'de, meleklerin'de varlığına istidlal için bu zevatın yarım yamalak
teferruatına, kalın esrar perdesi arkasından ve duygular kabilinden sezdikleri
zayıf ma'lumâta ihtiyâç duymuyoruz. Bu tecrübeleri yapan âlimlerin nazarî bilgileri
daha doğrusu ilmî vasfına hak kazanmamış faraziyeleri pek iptidâi olduğu için
rûh gıdası olacak ve kalbe itminan verecek kuvveti hâiz olmadığından zanniyât
kabilinden söyledikleri şeyleri ihtiyat ile telakki ediyoruz. Bizim bu bâbda
itimâdımız bu nevî mahlûkâtı bilfiil müşahede etmiş Nebiimizin beyanâtıdır; ve
bu hükümlerimiz o sâdık beyanâtın hududu ile tahdîd edilmişdir. Oradan nasıl
telakki etmiş isek öylece kabul eder ona kendiliğimizden bir şey katmayız.
Avrupalı ve Amerikalı ilim sahiplerinden bahsedişimiz —onların bu bâbdaki fikir
ve nazariyeleri bize uysun uymasın — yalnız vahy'i inkâr edenlere malûmat
sahalarının henüz pek dar olduğunu, hakîkatları kendilerince meçhul olan her
şey'i ulu orta düşünmeden inkâra kalkışmanın hakikat nâmına tehlikeli ve ilim
nâmına küfr-ü ilhâd olduğunu anlatmak içindir.» [Tecrîd-Î Sarîh II. C. -
332-334]
Ebu Abdillâh El-Mâzirî :
«Cinler rûhânî bir takım lâtîf cisimler olup bağlanacak sûretde şekillere
girmeye kabiliyetleri vardır... demişdir.
Bâzıları cinlerin aslî
suretleri ile görünmeleri Peygamberlerden başka kimseye mümkin olmadığını iddia
etmişler; insanların onları kendi suretlerinden başka şekilde gördüklerini
söylemişlerdir. Ancak Nevevî 'nin dediği gibi bu mücerred bir dâvadır, sahih
senedi yoksa reddolunur. Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) in:
«Sonra kardeşim
Süleyman'ın sözünü hatırladım...» ifadesinden murâd, Kaadı Beyzâvi'ye göre:
Cinler üzerinde tasarrufun Süleyman (Aieyhisselam) 'a mahsûs oluşudur. Tuttuğu
cinnîyi bağlamaması bundan dolayıdır. Yahut tevâzuan ve teeddüben bağlamakdan
vazgeçmişdir.
Resulullah (Sallallahu
Aleyhi ve Sellem) ile Süleyman (Aleyhisselam) arasındaki kardeşlik dini esaslar
ile yahut şeriatları arasındaki benzeyiş ciheti iledir.